Thursday, 26 March 2009

Küçük Bir Enduro Hikayesi



Küçük Bir Enduro Hikayesi



Aslında herşey yağmurlu bir ilkbahar günü başladı. Minik Ege’nin doğumundan sonra “artık zaman ayıramam” gerekçesi ile çok sevdiğim Transalp’imi satalı 5 yıl olmuş, bir yandan motor fuarlarında kendimi gaza getiriyor, bir yandan da gittikçe güzelleşen havanın etkisiyle dağa-ormana kaçma güdüsünü dizginlemeye çalışıyordum... ki onu gördüm.

Maslak’da Süleyman Memnun hoca’nın dükkanın önünde abileri Kawasaki’ler, Beta’lar arasında sakin sakin duruyordu. Sağı solu biraz kırılmış-dökülmüştü ama derin dişli lastikleri ile “bende daha iş var” diyordu sanki.

“Şu beyaz DT-125 çalışıyor mu?” diye sorduğumda aklımda çoktan bankaya gitmiş, parasını çekmiş ve ruhsat işlemleri için vekaleti hazırlamıştım bile...

Aslında Transalp gibi bir efsaneden sonra kafamda DT-125 gibi iki zamanlı bir makinaya geçiş yapmak yoktu ama o zamanlar yapmak istediklerim düşünülürse (ucundan birazcik cross-enduro olayına gireyim, ormanda-patikada beni üzmesin yolda bırakmasın, pahalı olmasin...) en uygun tercih gibi görünüyordu.

DT ile kısa süren bir nazlanma döneminin ardından (EXUP sistemindeki bir arıza nedeniyle Süleyman Hoca’nın kapısını ilk zamanlar bayaa aşındırmıştım) güzelleşen havalar ile birlikte kendimizi Kemerburgaz ormanlarına attık.

Burada küçük bir parantez açıp bahsetmem gerek iki konu var:

Birinci konu: Hemen hemen hiçbir eğitim almadan ve sadece yol motoru kullanma deneyimi ile cross-enduro yaparım dedim ve ne yazık ki öğrenmem gerekenleri zor yoldan deneme-yanılma (veya düşme-kalkma da diyebiliriz) yöntemi ile öğrendim. Ama bu hobiye yeni başlayacaklara önerim kesinlikle en azından bir başlangıç eğitimi alsınlar (Süleyman Memnun’un bu konuda çok güzel eğitim programları var).

İkinci konu: Bu yazıda bahsedilenler tamamen benim şahsi görüşlerim ve elde ettiğim deneyimlere dayanmaktadır. Kimseye ders vermek veya ahkam kesmek gibi bir amacım yok. Yazdıklarım arasında hatalı olanlar mutlaka vardır, ki bu durumda doğrusunu söyleyen olursa daha da çok sevinirim.

Neyse tekrar konumuza dönersek, ilk zamanlar DT’yi yol motoru sürer gibi kullanmaya kalkınca motorun üzerinde durduğumdan çok yerde yatmaya başladığımı fark ettim. İşte tam da bu aşamada çok ilginç bir keşif yaptım : Aslında sert arazide motor tekniği yolda motor kullanma tekniğinin tam tersi öğeler içeriyordu. Birkaç örnek:





İşte bu basit bir-iki kuralı hazmettikten sonra orman gezileri benim için çok daha keyifli olmaya başladı. Hatta orman içindeki bazı uygun patikalarda kendi kendime zamana karşı parkur alıştırmaları bile yapmaya başladım.

Bir süre sonra da ilk zamanlar geçemediğim veya geçmekte zorlandığım yerlerden çok rahat geçmekte olduğumu fark ettim. Yine bir örnek vermek gerekirse, paletli inşaat araçlarının geçerken ondüleli (dalga şeklinde girintili çıkıntılı) hale getirdiği bir patikalardan geçmek önceleri benim için çok zorlayıcı oluyordu. Çünkü yavaş geçmeye çalıştıkça motorun ön tekerleği mutlaka bu çıkıntılardan birine takılıyor ve beni düşürüyordu. Tekniği biraz kaptıktan sonra buradan hiç gaz kesmeden ve ayakta durarak geçmesini öğrendim. Arka süspansiyonun geniş yaylanma kapasitesi ve ön amortisörlerin uzun stroke (hareket) mesafesi sayesinde ben ayakta ve hemen hemen sabit durumda dururken motorun altımda beşik gibi öne-arkaya sallanması ile bahsettiğim patikayı zorlanmadan geçiyorduk.

Buna benzer şekilde eskiden geniş su birinkintilerinin içinden yavaşça geçmeye çalşırken mutlaka dibindeki çamura takılıp düşüyordum. Buralardan da gaz kesmeden geçme tekniği sayesinde neredeyse yüzer gibi çok rahat bir şekilde geçilebileceğini öğrendim.

Sonuç olarak, hemen hemen her konuda olduğu gibi yeni bir alanda beceri kazanmak için doğru tekniği öğrenip hazmetmek ve çok tekrar yapmak gerekiyor. Sadece bunun süresi sizin öğrenme kapasite ve becerinize kalmış.

Bu kadar ukalalık yaptıktan sonra son olarak başımdan geçen ilginç bir olay ile yazıya son vereyim:

İki sene önce, yazın en sıcak günlerinden birinde iki motor yakınlardaki Maglova (Alibeyköy Barajının kuzey ucu) denilen yere gittik. O yaz çok kurak geçtiği için baraj gölü kurumuştu ve Mimar Sinan tarafından inşa edilen su kemeri resimdeki gibi boş bir göl yatağının üzerinde kalakalmıştı. Tabi kurumuş göl gibi boş ve düz bir alanı bulunca biz tam gaz sağa sola deli gibi sürmeye başladık.









Tam bu sırada göl yatağının tam ortasında kurumak üzere olan bir dere ve onun öbür tarafında belki binlerce martının güneşlendiğini gördük. Aklıma hemen çocukluğumda Sultanahmet Camii’nin önündeki güvercinleri koşarak korkuttuğum zamanlar geldi.





Ani bir karar ile yönümü dereye çevirdim. Dere o kadar cılız ve kuruydu ki, onu geçme konusunda en ufak bir şüphe bile duymadım. Bu güne kadar ne dereler, ne sular geçmiştim, şimdi bu minik dere kalıntısı mı beni durduracaktı. Bu düşünceler eşliğinde dere yatağına daldım ve işte sonuç:


Motoru oradan kendim çıkaramadım ama sağolsun çağırdığımız traktörle gelen İdris Dayı 5 dakikada çekti aldı DT’yi... “Acaba çalışır mı ?” endişleri kick-start’a ilk dokunmam ile gelen motor sesiyle yerini “işte enduro motor farkı !” nidalarına bıraktı. Biz de sorunsuz çalışan DT ile kurumuş göl yatağındaki eğlenceli gezimize kaldığı yerden devam ettik. “İşte enduro motor farkı !”

Herkese sevgiler, kazasız ve keyifli sürüşler...

Ediz AKSOY -(BMW 1200GS – Yamaha DT 125)
İstanbul, 25/03/2009

No comments:

Post a Comment